İnsanların, başka insanların nasıl
yaşadıklarına dair duydukları merak yalnızca günümüze özgü değil ve
neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt. Geçmişten günümüze gelen belgelerden,
yazılardan, mektuplardan, anılardan ve sanat yapıtlarından kolayca anlıyoruz
ki, insanlar her daim komşularını, diğer kentlerdeki yaşamları, başka
ülkelerdeki insanları merak ettiler. Merak ettikleri bu insanlar hakkında
dedikodu yaptılar, onlardan korktular, bazen onlarla evlendiler ve yabancısı
oldukları bu insanlar üzerine pek çok öyküler anlattılar. İşte bir yabancının, komşusunun arazisine
taşındığı andan itibaren antropolojik araştırma ortaya çıkmış demektir.
“İnsan” anlamına gelen “antropos”
sözcüğü ile “bilim” anlamına gelen “logos” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan antroploji
kelimesi “insanbilim” anlamını taşır. Bu bilim dalı, insanlar arasındaki
kültürel, toplumsal ve biyolojik benzerlik ve farklılıkları karşılaştırmalı bir
şekilde incelemeyi kendisine ödev olarak belirlemiştir. Bu anlamda fiziksel
antropoloji ile kültürel antropoloji olmak üzere iki bölüme ayrılır ve
isimlerinden de anlaşılacağı gibi insanların fiziki özelliklerini karşılaştıran
bir alt dal ile kültürel özelliklerini karşılaştıran bir başka alt daldan
oluşur.
Milattan önce beşinci yüzyılda Anadolu
topraklarında Yunanlı tarihçi Heredot, milattan önce ikinci yüzyılda Çinli
tarihçi Sou-Ma-Ch’ien ve on dördüncü yüzyılda bilgin Ibn Haldun, mensubu
oldukları toplumlar ile kendilerine yabancı olan toplumlara sistemli bir ilgi
göstermişler ve çeşitli sınıflandırmalar yapmışlar, bazı kuramlar
geliştirmişlerdir. “Öteki” ile nasıl ilişki kurulması gerektiğini, temeldeki
farklılıkların neler olduklarını araştırmışlardır. Bu dolayımda antropolojinin
tarihi oldukça eskilere gitmektedir. Zira “nasıl oluyor da birbirine benzeyen
insanlar çok farklı kültürel davranışlar içerisinde varlık gösterebiliyor”
sorusu antropolojinin doğduğunu gösteren hareket noktasıdır.
Fakat bakış açımızı, antropolojiyi
yalnızca bir bilimsel disiplin olarak görmekle sınırladığımızda, bu disiplinin
kökleri ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkacaktır. Antropoloji
sözcüğünün bilimsel kullanıma girmesi ve üniversitelerde ders olarak okutulması
da ancak 1880’li yıllarda gerçekleşmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru
bir bilim kimliğine kavuşan antropolojinin, bu tarihten önceki dönemde ürettiği
çalışmalar, verilerle kuramı bir araya getirmemekte ve bu nedenle günümüzün
bilimsellik kıstasları bağlamında bugün anladığımız bir antropoloji bilimine
tam olarak ulaşmamış olmaktadır. Yani bu bakış açısına göre antropoloji çok
yeni bir bilim dalıdır.
Tüm fen, sosyal ve iktisadi bilimlerden
yararlanan antropoloji, bilimler arası bir kesişim noktası oluşturmaktadır. Günümüzde
fiziksel antropolojiye oranla, kültürel antropoloji daha ön plana çıkmıştır. Yeryüzündeki
tüm insan topluluklarını konu edinen antropoloji, konuşma kalıplarından hastalıklara,
besin ve konut edinme biçimlerinden çocuk yetiştirme biçimlerine, günlük
ritüellerden, ekonomik alışkanlıklara pek çok bahisle ilgilenmektedir. İnsana
dair her şey, antropolojinin ilgi alanındadır.
İnsana dair her konuda çalışan
antropolojinin teknik olarak en çok dikkat ettiği şey, kuram ile saha
araştırmasını birlikte yürütmek ve her olaya genelleyici bir bakıştan çok,
tekil bir olay mantığıyla yaklaşmaktır. Antropoloji için her olgu, olay, adet
ve toplum kendisine özgüdür ve bu nedenle de kendi yargıları dahilinde
değerlendirilmeli ve başka toplumların değer yargıları aracılığıyla ele
alınmamalıdır. Antropolojinin günümüzde verdiği en önemli ders, kendimizinkilerle
karşılaştırdığımızda bize ne kadar sarsıcı ve akıldışı görünürse görünsün, her
adetin, her inanışın, iç dengesi yüzyıllar içerisinde oluşmuş bir sistemin
parçası olduğunu ve bu bağlamda algılanması gerekliliğidir.
Günümüzün hoşgörü algısı ile yeryüzündeki
her türlü farklılığın korunabilmesi, birbirine benzemeyen toplumlar ve
kültürler arasında ilişkilerin kurulabilmesi ve sağlıklı şekilde
yürütülebilmesi için bugün elimizde antropolojiden daha güçlü bir enstrüman
bulunmuyor. Yirminci yüzyıl peş peşe patlayan iki dünya savaşı üretmiş ve
yalnızca Avrupa’da elli beş milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştu. Bence,
bugün insanların, ülkeler, toplumlar ve kültürler arası farklılıkların
yekpareleştirilmesinin ve bunun özellikle savaşarak yapılmaya çalışılmasının ne
kadar acı sonuçlar doğurduğunu en iyi gören kuşaklardan birini yaşayan dünyada,
yirmi birinci yüzyılın kültürlerarası farklılıklarına azami hoşgörüyle yaklaşan
antropoloji bilimine çok ihtiyacı var.
HEREDOT
SOU-MA-CH'IEN
IBN HALDUN
Çok hoş bir yazı.
YanıtlaSilTeşekkürler :)
Sil