Tarih
boyunca toplumsal yapıların biçimlenişinde ve katmanlaşmasında, en eski ve en
etkili bileşenlerden birisi cinsiyet farklılığı olmuştur. Cinsiyetler
arasındaki bu farklılık modern öncesi ve modern dünyada erkekler lehinde bir
durum sağlasa da, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda gerçekleştirilen
antropolojik çalışmalar dikkate alındığında, tarih öncesi dönemde cinsiyetler
arasında egemen cinsin kadınlar olduğunu görüyoruz. Günümüzde ise kadınların
toplumsal konumları özellikle son iki yüzyıldır sürekli bir biçimde
artmakta. Bununla birlikte günümüzde kadının toplumsal konumu halen bölgeler
ve ülkeler arasında önemli farklılıklar göstermekte. İstatistikler ve
çeşitli endeksler ise Batılı ülkelerin cinsiyetler arasındaki denge konusunda
dünyanın diğer bölgelerine oranla daha ileride olduğuna işaret etmekte.
Bu
istatistiklerin en önemlilerinden olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı
tarafından 2012 yılında açıklanan İnsani Gelişme Raporu’na göre Türkiye 2011
yılı değerleri göz önünde bulundurulduğunda, İnsani Gelişme Endeksinde 182 ülke
arasında 92’nci sırada yer alıyor. Ne yazık ki Türkiye’nin geride bıraktığı doksan
ülkenin 53 tanesini Afrika ülkeleri oluşturuyor. Arkamızda kalan diğer ülkeler
ise Vietnam, Moldova, Laos Cumhuriyeti, Kamboçya gibi dünya gelişmişlik
endeksinde zaten hiçbir iddia taşımayan bölgeler. Aynı raporun Toplumsal
Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ne göre ise Türkiye 146 ülke içerisinden yalnızca 77’inci
sırada kendisine yer bulabilmekte.
Birleşmiş
Milletler’in bu raporunun da belirttiği gibi, Türkiye’de cinsiyetler arasında
erkeklerin kadınlara oranla sağladığı toplumsal baskınlık, siyaset, eğitim, ekonomi
ve sosyal statü gibi pek çok alanda kendisini gösteriyor. Siyasi hayatın
göstergesi olarak ülkenin en önemli siyasi örgütü olan TBMM’nin dağılımı
dikkate alındığında, Türkiye’de meclis sandalyelerinden yalnızca yüzde 9,1’i
kadınlar ait. Eğitim istatistikleri de bundan farklı değil. Türkiye’deki yetişkin
erkeklerin yüzde 46,7’si orta ya da lise eğitimi almış olmasına rağmen yetişkin
kadınların yalnızca yüzde 27,1’i orta veya lise düzeyinde eğitim alabilmiş. Ekonomi
söz konusu olduğunda ise yine benzer istatistikler Türkiye’de kadının negatif
ayrımcılığa uğradığını açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Ülkemizde iş
gücü piyasasına erkeklerin katılma oranı yüzde 69,6 iken, kadınlarda bu katılım
oranı yalnızca yüzde 24’te kalıyor. Katılım oranındaki bu düşük yüzde,
çalışan yöneticiler açısından da benzer bir oranda. Financial Times’in 8 Mart tarihli sayısında verdiği istatistiklere
göre Türkiye’de yönetici olarak çalışan kadınların sayısı ülke çapındaki toplam
yöneticilerin yüzde 30’una denk geliyor. Bu oranın Çin’de yüzde 51,
Polonya’da yüzde 48, Baltık ülkelerinde yüzde 40 seviyelerinde olması ülkemiz
açısından düşündürücü.
TÜİK’in
istatistiklerine baktığımızda ise kadınların Türk toplumundaki yeri daha da belirgin. Türkiye nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 49’unu oluşturan kadınların
yalnızca yüzde 3,9’u yüksek okul mezunu. Kentlerdeki kadınların yüzde
86’sının, kırsal kesimdeki kadınların ise yüzde 78’inin hiçbir geliri yok
Tüm
bu rakamlar Türkiye’de kadınların eğitim, gelir düzeyi ve işgücü açısından
oldukça geri durumda olduğunu gösteriyor. İstatistiklerden de anlaşıldığı
üzere ülkemizdeki mevcut yapıda, kadınlar sosyal ve vatandaşlık haklarını
konusunda yeterince bilgili değiller ve dolayısıyla pek çok haklarını
kullanamamaktalar. Bu nedenle kadınlar karar mekanizmalarına da katılmakta
büyük güçlükler yaşamaktalar.
Ayrıca kadınlarımızın çoğunluğu sosyal güvenceden yoksun,finansal kaynaklara ulaşamamakta,ölçülebilir bir gelire sahip değil. Bunun yanı sıra ailede kazanılan para üzerinde söz sahibi değiller. Kente göç ve kadınların kentte istihdam olanaklarından yoksun olması ve çalışan kadınların da kayıt dışı ekonomiye dahil olması bir diğer sorun. Ekonomik gücün ve bilinç seviyesinin böylesine düşük olduğu bir ortamda kadınlar açısından özkaynaklar aracılığıyla örgütlenmek mümkün gözükmüyor ve bu durum Türkiye'deki kadınların sorunlarının çözümü açısından önemli bir dezavantaj oluşturuyor.
Türk
kadınının bir diğer büyük sorunu ise aile içerisinde gördüğü sözlü ve fiziksel
şiddet. Bu şiddetin vardığı nokta pek çok örnekte cinayete kadar gidebiliyor.
Türkiye bu büyük sorun nedeniyle “kadın cinayetleri” adı verilen yeni bir
cinayet türü ismi üretmek durumunda kaldı. Bekar kadınların kaderleri büyük
ölçüde babalarının elindeyken, evli kadınların kaderleri ise kocalarının
elinde ve Türk toplumunda aile reisi konumundaki erkek kızının ya da
karısının yaşamını “gerektiğinde” sona erdirme hakkını kendisinde görüyor. Özetle
günümüz Türkiye’sinde kadının yeri, erkeklerin baskın olduğu toplumsal yapı
içerisinde eğitimsiz, yoksul, edilgen ve itaatkar bir konumda. Ne yazıkki..

Fatoş hanım öncelikle blog açmanıza çok sevindim.Bu tür blogların da hakettiği ilgiyi görmesi dileğimle.
YanıtlaSilKadın ve sosyal statüsü ile ilgili paylaştıgınız bilgiler aklıma ister istemez bir kaç yıl önce kurumsal büyük bir bankanın şubesinde terfilerde erkeklere öncelik verildiği ve kadınların şube müdürünce fazla tercih edilmediği(nedeni kadının doğurganlığı) bilgisinin kulaktan kulaga yayıldıgı günlerimi hatırlattı.Sanırım iş sadece eğitimle ve yaşam standardıyla alakalı değil.
elinize sağlık
sevgilerimle