11 Mart 2013 Pazartesi

ANTROPOLOJİ BİLİMİNİN DOĞUŞU VE DÜNYADAKİ YERİ



İnsanların, başka insanların nasıl yaşadıklarına dair duydukları merak yalnızca günümüze özgü değil ve neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt. Geçmişten günümüze gelen belgelerden, yazılardan, mektuplardan, anılardan ve sanat yapıtlarından kolayca anlıyoruz ki, insanlar her daim komşularını, diğer kentlerdeki yaşamları, başka ülkelerdeki insanları merak ettiler. Merak ettikleri bu insanlar hakkında dedikodu yaptılar, onlardan korktular, bazen onlarla evlendiler ve yabancısı oldukları bu insanlar üzerine pek çok öyküler anlattılar.  İşte bir yabancının, komşusunun arazisine taşındığı andan itibaren antropolojik araştırma ortaya çıkmış demektir.

 
“İnsan” anlamına gelen “antropos” sözcüğü ile “bilim” anlamına gelen “logos” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan antroploji kelimesi “insanbilim” anlamını taşır. Bu bilim dalı, insanlar arasındaki kültürel, toplumsal ve biyolojik benzerlik ve farklılıkları karşılaştırmalı bir şekilde incelemeyi kendisine ödev olarak belirlemiştir. Bu anlamda fiziksel antropoloji ile kültürel antropoloji olmak üzere iki bölüme ayrılır ve isimlerinden de anlaşılacağı gibi insanların fiziki özelliklerini karşılaştıran bir alt dal ile kültürel özelliklerini karşılaştıran bir başka alt daldan oluşur.

 
Milattan önce beşinci yüzyılda Anadolu topraklarında Yunanlı tarihçi Heredot, milattan önce ikinci yüzyılda Çinli tarihçi Sou-Ma-Ch’ien ve on dördüncü yüzyılda bilgin Ibn Haldun, mensubu oldukları toplumlar ile kendilerine yabancı olan toplumlara sistemli bir ilgi göstermişler ve çeşitli sınıflandırmalar yapmışlar, bazı kuramlar geliştirmişlerdir. “Öteki” ile nasıl ilişki kurulması gerektiğini, temeldeki farklılıkların neler olduklarını araştırmışlardır. Bu dolayımda antropolojinin tarihi oldukça eskilere gitmektedir. Zira “nasıl oluyor da birbirine benzeyen insanlar çok farklı kültürel davranışlar içerisinde varlık gösterebiliyor” sorusu antropolojinin doğduğunu gösteren hareket noktasıdır.

 
Fakat bakış açımızı, antropolojiyi yalnızca bir bilimsel disiplin olarak görmekle sınırladığımızda, bu disiplinin kökleri ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkacaktır. Antropoloji sözcüğünün bilimsel kullanıma girmesi ve üniversitelerde ders olarak okutulması da ancak 1880’li yıllarda gerçekleşmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bir bilim kimliğine kavuşan antropolojinin, bu tarihten önceki dönemde ürettiği çalışmalar, verilerle kuramı bir araya getirmemekte ve bu nedenle günümüzün bilimsellik kıstasları bağlamında bugün anladığımız bir antropoloji bilimine tam olarak ulaşmamış olmaktadır. Yani bu bakış açısına göre antropoloji çok yeni bir bilim dalıdır.

 
Tüm fen, sosyal ve iktisadi bilimlerden yararlanan antropoloji, bilimler arası bir kesişim noktası oluşturmaktadır. Günümüzde fiziksel antropolojiye oranla, kültürel antropoloji daha ön plana çıkmıştır. Yeryüzündeki tüm insan topluluklarını konu edinen antropoloji, konuşma kalıplarından hastalıklara, besin ve konut edinme biçimlerinden çocuk yetiştirme biçimlerine, günlük ritüellerden, ekonomik alışkanlıklara pek çok bahisle ilgilenmektedir. İnsana dair her şey, antropolojinin ilgi alanındadır.

 
İnsana dair her konuda çalışan antropolojinin teknik olarak en çok dikkat ettiği şey, kuram ile saha araştırmasını birlikte yürütmek ve her olaya genelleyici bir bakıştan çok, tekil bir olay mantığıyla yaklaşmaktır. Antropoloji için her olgu, olay, adet ve toplum kendisine özgüdür ve bu nedenle de kendi yargıları dahilinde değerlendirilmeli ve başka toplumların değer yargıları aracılığıyla ele alınmamalıdır. Antropolojinin günümüzde verdiği en önemli ders, kendimizinkilerle karşılaştırdığımızda bize ne kadar sarsıcı ve akıldışı görünürse görünsün, her adetin, her inanışın, iç dengesi yüzyıllar içerisinde oluşmuş bir sistemin parçası olduğunu ve bu bağlamda algılanması gerekliliğidir.

 
Günümüzün hoşgörü algısı ile yeryüzündeki her türlü farklılığın korunabilmesi, birbirine benzemeyen toplumlar ve kültürler arasında ilişkilerin kurulabilmesi ve sağlıklı şekilde yürütülebilmesi için bugün elimizde antropolojiden daha güçlü bir enstrüman bulunmuyor. Yirminci yüzyıl peş peşe patlayan iki dünya savaşı üretmiş ve yalnızca Avrupa’da elli beş milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştu. Bence, bugün insanların, ülkeler, toplumlar ve kültürler arası farklılıkların yekpareleştirilmesinin ve bunun özellikle savaşarak yapılmaya çalışılmasının ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu en iyi gören kuşaklardan birini yaşayan dünyada, yirmi birinci yüzyılın kültürlerarası farklılıklarına azami hoşgörüyle yaklaşan antropoloji bilimine çok ihtiyacı var.

HEREDOT

SOU-MA-CH'IEN

IBN HALDUN
 

2 yorum: