29 Mart 2013 Cuma

Benim Gözümden PARİS

Tüm dünyada sanatsal ve kültürel yaşamı ile bilinen Paris,Avrupa şehirleri arasında beni güzelliğiyle en çok etkileyen şehir. Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan Paris, tarihsel güzellikleri ve geçmişten bugüne taşıdığı anıtlarıyla insana geçmişe seyahat etmiş hissi verir. Tüm tarihsel anıtlar gece ışıklandırmalarıyla büyülü bir dünya yaratır ve Paris, 'Ville Lumiere' (Işık Şehri) adıyla da anılır.

İlk kez 12 yaşımdayken ailemle birlikte Paris'e seyahat etmiştim. Bu ilk seyahatte; Notre Dame Katedrali, Louvre Müzesi, Eyfel Kulesi ve Eglise de la Madeleine gibi, mutlaka görülmesi gereken yerlerin hepsini gezme fırsatım olmuştu. Daha sonra pekçok kez ailemle ve arkadaşlarımla Paris'e seyahat ettim. Dönem dönem,özlem duydukça, tarihi yerleri tekrar gezdim. Fakat şimdi Paris benim için nefes alabildiğim, hem bedensel hemde zihinsel olarak dinlenebildiğim ender yerlerden. Keyifli restaurantlar,en son trendleri barındıran mağazalar,uzun yürüyüşler yapabileceğim sokaklar ve ışıl ışıl caddeleriyle Paris rüya şehiri gibi :)

Paris'e gittiğimde nerede kalıyorum? En çok nerelerde yiyip içip,nereden alışveriş yapıyorum? Bana en keyif veren mekanlar hangileri? Paris'e seyahat edeceklere bir rehber olması için,sizlerle paylaşmak isterim :)




Paris'te hep kaldığım ve hayran olduğum yegane otel Four Seasons George V.  Müşteri memnuniyetini herşeyin üstünde tutan bu otelden daha hiç mutsuz ayrılmadım. Lokasyonu,spa'sı,restaurantı ve her zaman trendy olan barıyla benim vazgeçilmezim.' Four Seasons Hotel benim bütçemi aşar' veya 'Ben Paris'i gezmeye geldim,otelde vakite geçirmem' diyenler içinse Chateau Frontenac lokasyonu ve giriş çıkış pratikliğiyle ideal. Türk müşterilere de son derece alışıklar :)

Yeme içme konusunda Paris'te şöyle bir durum varki; trendy olan tüm restaurantlar aynı şirket grubuna ait. Bu restaurantların menüleri de birbirine o kadar çok benziyorki,bir süre sonra aynı şeyleri yemekten sıkılmaya başlıyorsunuz. Benim en sevdiklerim;  L'Avenue Cafe, Hotel Costes Restaurant,Matignon ve Societe, hepsi aynı gruba ait olduğundan aynı menüyü servis eden restaurantlar. Bu restaurantlar her zaman kaliteli,fakat bazen ukala denilebilecek kadar snobbish servis elemanlarına rağmen, elite müşteri kitlesi ve tazeliği ve lezzetliyle dikkat çeken yemekleriyle denenmeli diyebilirim :) Matignon aynı zamanda bir gece kulubü ve müzikleri bana hitap ediyor. Çoğu model olduğunu tahmin ettiğim güzellikteki kadınlar da mekana ayrı bir hava katıyor.

Pershing Hall yine aynı gruba ait bir restaurant. Farklı dekoru ve barıyla sevdiğim mekanlardan.

Le Basilic,Kong ve Apicius ise diğer önerebileceğim restaurantlar.

Benim bugüne kadar Paris'te gece kulubü olarak en çok eğlendiğim kulüp,her zaman L'Arc olmuştur. İnsanı her daim dinamik tutan showlarıyla hiç sıkılmadan saatlerce eğlenebilirsiniz. VIP Room ise çok trendy bir başka gece kulubü. İkisini de denemekte fayda var. Bu arada aklımdayken L'Arc'ın restaurantı da var ama denemenizi hiç önermem :)




Konu alışverişe gelince,hava güzelse ve sokaklarda gezmeye müsaitse, Avenue Montaigne ve Saint Honore tüm markaların bulunduğu iki sokak. Eğere hava soğuk veya yağmurluysa Lafayette ve Printemps pekçok markayı içinde bulunduran iki alışveriş merkezi. Özellikle çocuklarınıza alışveriş için Lafayatte çocuk katı mükemmel :)




Paris yılın her dönemi çeşitli sanatsal aktivitelere ev sahipliği yapar. Eğer gideceğiniz döneme göre araştırırsanız,ilginizi çeken bir sergi veya konser bulacağınızdan eminim. Mesela ben, yaklaşık 2 sene kadar önce, Grand Palais'de, Bvulgari markasının en antik ürünlerinin sergilendiği bir sergiyi gezme fırsatı bulmuştum. Eminimki,o mücevher parçalarını,o şekilde hepsi birarada görme fırsatı çok zor yakalanırdı. Bu fırsatı yakaladığım için çok mutluyum ve o sergiyi hala unutamam.

Paris benden bu kadar. Giderseniz Seine Nehri kıyısında yürüyüş yapmayı ve her binada ayrı bir tarih yazdığını unutmayın. Babam her zaman, 'Sadece bakmak yetmez,görmek lazım' der. Sizler de görerek bakın ;)




24 Mart 2013 Pazar

KİMLİK, ANAYASA VE TÜRKLÜK



Kimlik kavramını, doğal ortamda bulunmayan fakat zihin aracılığıyla üretilen çeşitli alışkanlıkların, tutumların, beklentilerin ve ortak geçmişin meydana getirdiği davranış kalıpları ve bakış açısı olarak betimlemek mümkündür. Türkiye'nin en deneyiml antropologlarından olan Bozkurt Güvenç kimliği, grupların, toplum veya toplulukların "Kimsiniz, kimlerdensiniz?" sorusuna verdiği yanıt ya da yanıtlardır şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlamda kimlik, kültürel bir örüntü olarak göze çarpmaktadır. 


Günümüz dünyasının ırk ile kültür arasında bir korelasyon olmadığını ispatlayan bilimsel düzeyi sayesinde kimliklerin ırka bağlı bir şey olmadığını biliyoruz. Oysa kimlik ile ırk arasında özellikle on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda büyük bir bağlantı olduğu ve hatta ırkın, tam da bizzat kimliğin kendisi olduğu düşünülmekteydi. İkinci Dünya Savaşı’nda yalnızca ırksal farklılıklar neden gösterilerek fırınlarda yakılan milyonlarca Yahudi insanın ölümünü başka türlü açıklamak mümkün değildir. Bununla birlikte on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda kimliğin ırk ile ifade edilebileceğini savunan Avrupalı güçlerin yanı sıra kimliğin tamamıyla kültürel bir örüntü olduğunu ve icat edilebildiğini savlayan demokratik bir ülkeler topluluğu daha bulunuyordu. İlk düşünce kimliği kalıtıma bağladığı için dışa kapalı bir kavram olarak tasarlarken, ikinci düşünce kimliği kültüre bağlamakta ve böylece de kimliği dışa açık ve seçilebilir bir kavram olarak tasarlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın da galibi olan kimliği kültüre bağlayan bu demokratik cephe, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin de dağılmasıyla faşizm ile komünizm alternatiflerinin arasında sıyrılarak yirmi birinci yüzyılın alternatifsiz siyasi rejim biçimi olarak baskın hale gelmiştir. Bu düşüncenin temelinde kimliklerin tamamıyla kültürel örüntüler olduğu ve tarihin belli aşamalarında çeşitli toplum mühendisliklerinden geçirilebildikleri yatmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti de bu modern paradigma esas alınarak kurulmuştur ve Türk kimliği de tıpkı Fransız, İngiliz, Alman kimlikleri gibi sonradan üretilmiş, icat edilmiş ve itibar kazandırılmıştır. Ülkemizde gelinen bugünkü noktada ise Türk kimliğinin yeni yapılması planlanan anayasada kaldırılması tartışılmaktadır. Bu durum Türkiye’deki mevcut Türk kimliğinden hoşnut olmayan ve bu kimliğin yerine yeni bir kimlik üretmek isteyen bir tavrın varlığına işaret etmektedir. Kimlik, kültürel bir doku olduğuna göre, Türk kimliğine ilişkin dönüşüm çabaları, Türkiye’nin eski kültürel zemininin yerine başka bir kültürel taban koyma çabaları olarak algılanabilinir.

Türklük kavramı Orta Asya’ya kadar geri götürüldüğünde binlerce yıllık bir geçmişe gönderme yapmaktadır. Kavramın gelişimi ise yine Bozkurt Güvenç’e atıfta bulunursak Türklerin İslam’la tanışmaları ile ilk büyük dönüşüme uğramış, Anadolu’ya yerleşilmesi ikinci büyük kültürel devrimi meydana getirmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılarak çok çeşitli kültürleri içine almasıyla bir başka boyuta atlamış ve son olarak da Batılılaşma hareketleriyle dördüncü büyük kültürel dönüşümü başlatmıştır. Bugünün Türkiye’sinde Orta Asya’dan bugüne değin yaşanılan tüm kültürel gelişmelerin hepsi belli bir kültürel yer kaplamaktadır ve günümüz Türk kimliğine katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte her kimlik icadında olduğu gibi, modern Türkiye oluşturulurken de kurucu kadrolar Türk kimliğini tasarlarken geçmişten aldıkları kültürel donelerde seçici davranmışlar ve geçmişin bazı kültürel verilerini yeni Türk kimliğine monte ederken, bazılarını dışarıda bırakmışlardır. Aynı şekilde bu yeni devletin Türk kimliği inşa edilirken geçmişten alınan kültürel verilerin bazılarının şiddeti yüksek, bazılarının ki ise düşük tutulmuştur ve bu seçim sırasında özellikle Batılı, modern bir devlet ve kimlik kurmak için en uygun olan verilerin kullanılmasına azami şekilde özen gösterilmiştir. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kabul ettiği Türk kimliği dönemin en çağdaş ve uygar kimlikleri olan Batı uluslarının kimlikleri modellenerek icat edilmiştir. 

Bu nedenle bugünkü tartışmalarda Türk kimliğinin yeniden tartışma açılması, aslında Türkiye’nin doksan yıl önce belirlemiş olduğu çağdaş ve uygar olma iddiası taşıyan ve Batı model alınarak icat edilen kimliğinin dönüştürülme isteğinin bir dışa vurumuymuş gibi görünmektedir. Bu nedenle günümüzdeki pek çok yazar ve aydının anayasadaki Türk sözcüğünün kaldırılması karşısındaki büyük tepkisini ve direnişini etnik duygular taşıyan bir tutumdan çok, çağdaş, uygar ve Batı modeli bir kimliğin, kendisinin aksi bir içerikle yeniden üretilebilmesinden duydukları çekince olarak görmek mümkündür. 

21 Mart 2013 Perşembe

TOPLUMDA AİLENİN ÖNEMİ


Aile kavramı antropoloji bağlamında kan, evlilik bağı ya da evlat edinme yoluyla bir araya gelmiş en az iki insanın oluşturduğu bir birim olarak tanımlanır. Bu tanımın altında bir ya da daha çok çocuklu tek ebeveyn, çocuklu ve evli bir çift, pek çok çocuğa sahip çok eşli aileler, iki üç kuşak bir arada yaşayan büyükanne ve büyükbabalar ve torunlar gibi aile türlerinin tümü yer alır. Farklı toplumsal, tarihi ve ekolojik koşullarda farklı aile tiplerinin baskın olduğu görülmektedir.

Toplumsal yapının, tarihsel sürecin ve çevresel etmenlerin aile yapısını etkiliyor olması, ailenin içe kapalı değil, dışa açık bir kurum olduğuna işarettir. Gerçekten de tüm aile türleri, coğrafi olarak mensubu olduğu bölgenin hakim kültür sisteminin bir parçası olarak toplumun altyapısı ile üstyapısına ilişkin tüm özelliklerle karmaşık bir biçimde iç içe girmiştir. Bununla birlikte bu etkileşim tek taraflı olarak toplumun aileyi etkilemesi şeklinde değil, aynı zamanda ailenin de toplumu etkilemesi biçiminde gerçekleşmektedir.

Aile, toplumun en yeni bireyleri olan bebeklerin ve çocukların toplumsallaşma anlamında ilk eğiticisi ve öğreticisi olduğu için kendi evlatlarını, kendi yaşadıkları toplumun kültürel kodlarına göre kurgulayan ve inşa eden en temel toplumsal kurum olarak öne çıkar. Böylece topluma uyum sağlamak için gerekli olan tüm donanım bu çekirdek kurumda sağlanır. Ailenin çocukları ise ilerleyen yıllarda dönüşen toplumsal kodları bu kez bir yandan kendi çocuklarına aktarırken, bir yandan da kendi ebeveynlerini yenilenen kültürel kodlara adapte etmekte önemli bir görev üstlenirler. Böylece aile hem gelenekleri, töreleri, örfleri aktaran ve koruyan yani muhafaza eden bir yapı olarak toplumdaki devamlılığı sağlarken, bir yandan da elastik yapısıyla toplumdaki değişimleri de yumuşatarak kendi içerisinde devrimci değil fakat evrimci bir biçimde yürürlüğe koyar. Bu özelliğiyle aile, toplumsal homojenliğin ve kültürel devamlılığın sürdürülmesinde farkında olmaksızın önemli bir dişli görevi görür.

Siyasi rejimler de ailenin bu özelliklerinin farkına varmakta gecikmemişlerdir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıllarda ulus-devlet yapısının icat edilmesiyle birlikte ulus inşa etme süreçlerinde, Benedict Anderson’un deyimiyle söylersek, yeni bir cemaat hayal etme bağlamında aile ulusal eğitimin ilk ve en önemli zinciri olmuştur. Hayal edilen bu cemaatlere ilişkin icat edilen her geleneğin, davranışın, tutumun, özel günlerin ve özel kahramanların yeni nesle aktarılmasında aile en temel bilgilerin kazanıldığı kurum olarak siyasi rejimlerin üzerilerinde titrediği bir yapı haline gelmiştir. Bu nedenle ailenin huzurunun ve yapısının korunabilmesi için aile kavramı ulus-devletler nezdinde “kutsal” olarak tanımlanmışlardır; fakat devletler bu kutsal kuruma müdahale etme hakkını de kendisinde görmüşlerdir. Eşler arasındaki sadakatsizlikler devlet tarafından bir suç olarak tanımlanmış ve bu suçu işleyen kişiler hapis cezasıyla tehdit edilmiştir. Ulus-devletlerin bu konuda bu kadar hassas olmaları tam da ailenin toplum inşa etme konusundaki kilit konumundan dolayıdır. Boşanmış ailelerin çocuklarının devlet ideolojisini yeterince sağlıklı öğrenemeyeceği düşünülmüştür. Günümüzde ulus-devlet yapılarının zayıflamasıyla birlikte ulus-devletin kurucusu olan Avrupa’da başladığı üzere uluslar kendi egemenlik haklarından kendi istekleriyle vazgeçerek AB gibi daha büyük bir bütünün parçaları olmaya karar vermişler ve ulusçuluktan giderek uzaklaşmaya başlamışlardır. Bu süreçte de artık ailedeki ilk eğitimin etkisine eskisi kadar ihtiyaç duyulmadığı için sadakatsizlik bir suç olmaktan çıkarılmış, resmi evlilik olmaksızın birlikte yaşamanın da önündeki engeller kaldırılmış, boşanmalar çok daha kolay hale getirilmiştir. Avrupa’nın biraz gerisinden de olsa Türkiye’de de benzer bir süreç görülmektedir.


 
Fakat bu durum ailenin toplumsal bir kurum olarak en önemli kurumlardan birisi olma özelliğini ortadan kaldırmamıştır. Yalnızca toplumsal yapıların yerini giderek bireysel yapıların almasıyla birlikte toplumsal olana gerçekleştirilen vurgular artık daha çok bireye gerçekleştirilmektedir. Bununla birlikte insan en geç gelişen canlılardan birisi olarak birey olma yolunda kendisini koruyacak ve kollayacak, toplumsallaştıracak bir aileye en az her zamanki kadar ihtiyaç duymaktadır.
fotoğraflar: kadınhakkında.com ve guncelhbr.com

19 Mart 2013 Salı

GÖÇMENLERİN ELLERİ





Kemerburgaz Üniversitesi, 'Göçmenlerin Elleri, Birinci Kuşak Türk Göçmenleri ve Hatıraları' isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Prof. Dr. Thomas Hoeren ve Edzard Herlyn'in, Almanya'ya Türk Göçünün 50.yıldönümü sebebiyle gerçekleştirdikleri proje çok ilgi çekici. 1970'li yıllarda Almanya'ya göçen ve maden ocaklarında çalışmaya başlayan Türk göçmenlerin yaşam izlerinin ellerinde olduğuna inanarak ve ellerindeki hatıraları objektife yansıtmak için başlanan proje, o yıllardan bu yana sakladıkları eşyaların da dahil edilmesiyle zenginleştirilmiş. Kimi göçmen 50 yıllık secdadesiyle, kimi kazada kaybettiği arkadaşının fotoğrafıyla, kimi eskimeyen yazmasıyla objektife yansımış. Kiminin ise elinde hiçbirşey kalmamış geçmiş yıllara dair. 












Kemerburgaz Üniversitesi'nde 18 Mart günü açılışı gerçekleşen sergide varlığıyla bize destek veren sevgili Berrin Zorlu ve üniversitede öğretim görevlisi yengem sevgili Ayşegül Altınbaş'la birlikte sergiyi keyifle gezdik.



Sergi 25 Mart gününe kadar meraklılarıyla buluşmak üzere Kemerburgaz Üniversitesi'nde..




18 Mart 2013 Pazartesi

18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ'NİN 98.YILDÖNÜMÜ


 
18 Mart 1915, Türk ordusunun İtilaf devletlerinin askerlerinden oluşan düşman ordusunu bozguna uğratarak vatan topraklarından geri püskürttüğü gündür. İtilaf Devletleri Osmanlı İmparatorluğu’nda başkent konumunda olan İstanbul’u ele geçirerek boğazların ve İstanbul boğazlarına açık denizlerden girişi sağlayan Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek için ilk hedef olarak Çanakkale Boğazları’nı işgal etmişlerdir. Çanakkale, İngiltere ve Fransa’nın Rusya ile iletişimini sağlamak ve iç savaşlarla uğraşan Rusya’ya rahatça silah ve mühimmat ulaştırabilmesi için hayati önem taşıyordu. Fakat bunu başaramadılar. Çanakkale’de kazanılan zafer sadece İstanbul ve Boğazları değil, tüm vatanın kurtarılmasında büyük rol oynamıştır.

 
Savaş sonrasında ne yazık ki iki taraf da çok ağır kayıplar vermişlerdir. Zaten çok zor şartlar altında savaşan, kaynakları kısıtlı olan Türk ordusu iyice zayıflamıştır ama yine de halkın ruhunda olan Milli Mücadele ateşiyle bugün bağımsız topraklarımızda özgürce yaşayabiliyoruz. 18 Mart 1915’de Çanakkale’de vatanı kurtarmak için kanlarını döken şehitlerimiz olmasaydı, Çanakkale’nin geçilmemesi için kendilerini feda etmeselerdi, bugün özgür bir millet olamayabilirdik.




 

 
Vatan,bağımsızlık ve özgürlük için ölümü göze alarak; kökeni,dili,dini ne olursa olsun,nerden gelmiş olursa olsun, kendisini feda eden tüm şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Bugün siz de tüm şehitlerimiz için dua etmeyi unutmayın. Ruhları şad olsun.

16 Mart 2013 Cumartesi

TÜRKİYE'DE KADINA ŞİDDET


Uluslararası örgütlerin ve devletlerin üzerinde uzlaştıkları tanıma göre bir kişiye fiziksel, cinsel, psikolojik ya da ekonomik biçimlerde zarar vermek ve o kişiye acı çektirmek, şiddet olarak isimlendiriliyor. Şiddet ne yazık ki dünyanın en eski davranış biçimlerinden birisi olarak günümüzde de etkisini son derece keskin bir şekilde gösteriyor. Ülkeler, etnik topluluklar, ekonomik sınıflar, çıkar grupları, iş arkadaşları, sokaktaki sıradan insanlar arasında ve hatta aile içerisinde bile şiddet son derece yaygın ve oldukça alışılmış bir pratik olarak günlük yaşamımızda büyük bir yer kaplıyor. Pek çok alt başlığa ayrılan şiddet konusunda son yıllarda dünyada ve ülkemizde ön plana çıkan alt türlerden birisi kadınlara gösterilen şiddet.

Birleşmiş Milletler’in 2005 yılında yayınlamış olduğu Women in an Insecure World (Emniyetsiz Bir Dünyadaki Kadınlar) adlı rapora göre her yıl milyonlarca kadın çeşitli şiddet türleriyle karşı karşıya geliyor ve şiddete uğrayan bu kadınların 1,5 milyon ile 3 milyon arasındaki bir kesimi gördükleri şiddet sonucu hayatlarını kaybediyor yani cinayete kurban gidiyor. Yılda 700 milyon kadın şiddet görüyor. Ülkemizde ise yalnızca 2002-2012 yılları arasında 4,675 kadın, erkeklerden gördükleri şiddet sonucu hayatını kaybetti. Resmi veriler aracılığıyla 2002 ile 2009 yılları karşılaştırıldığında Türkiye’deki kadın cinayetlerinin ne yazık ki inanılmaz bir oranda, tam yüzde 1400 oranında artış gösterdiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’de resmi kayıtlara göre 2011 yılında 273 kadın öldürülürken, 328 kadın cinsel saldırıya uğradı. Elbette gerçek sayının bu verilerin kat be kat üzerinde olduğunu tahmin etmek hiç zor değil.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet suçlarının azımsanamayacak bir bölümü ise aile içerisinde meydana geliyor. Ülkemizde aile içerisinde işlenen suçların yüzde 90’ını kadına yönelik şiddet suçları oluşturuyor. Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre Türkiye genelinde evlenmiş kadınların yüzde 39'u fiziksel şiddete, yüzde 15'i cinsel şiddete, yüzde 42'si fiziksel veya cinsel şiddete, yüzde 44'ü duygusal şiddete uğruyor. Aynı araştırma Türkiye’de şiddet gören kadınların yüzde 92’sinin uğradıkları şiddeti resmi makamlara ya da konuyla ilgilenen sivil toplum örgütlerine bildirmediklerini gösteriyor. Şiddet mağduru kadınların bu konuda resmi makamlara başvurmamalarının en önemli sebebi ise resmi makamlara ve yasalara dair duyulan güvensizlik ile böyle bir başvuru sonucunda ev içerisinde maruz kaldığı şiddetin daha da dayanılmaz hale gelebilme ihtimali. Kadınlarımız devletin kendilerini ailelerine karşı koruyabileceğine dair inançlarını yitirmişler ve şiddete karşı hiçbir kuruma başvurmadan tek başlarına mücadele etmeye çalışmaktalar. Kayıt altına alınan vakalara göre Türkiye’de 1997 yılından bu yana tam 83 kadının gözaltında tecavüze uğradığı anımsanırsa bu güvensizliğin başka nedenleri de ortaya dökülüyor.

Türkiye’de çok geç de olsa sonunda geçtiğimiz yıl “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” yürürlüğe girdi. Bu kanun şiddete uğrayan, uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olanların yararlanması amacıyla çıkarıldı. Bu kanunun ardından aile içerisinde şiddete uğrayan kadın sayısında bir azalma değil, tam tersine bir artış oldu. Fakat aile içi cinayet mağduru kadın sayısında az da olsa bir azalma kaydedildi.
 
Geçen yıl çıkarılan kanuna ek olarak, kadına yönelik şiddetin engellenmesi amacıyla hazırlana yeni bir önlem daha hayata geçiriliyor. Yeni düzenlemeye göre kadına yönelik şiddet uygulayan kişilere artık elektronik kelepçe yada bileklik takılacak ve bu kelepçeyi taşıyan kişiler eşine yaklaştığında güvenlik güçleri hemen harekete geçebiliyor. Ancak bu önlemin uygulanabilmesi için hakim kararı gerekli.

Geçen yılki kanunda olduğu gibi bu yeni düzenlemede de sivil toplumun ve özellikle örgütlerinin önemli bir payı bulunuyor. Bununla beraber kanunen hala pekçok eksiklikler var. Elektronik kelepçe gibi uygulamalar ileriye doğru bir aşama olsada, kadına yöenlik şiddetin salt teknik önlemlerle engellenmesi mümkün değil. Bu konuyu çözüme ulaştırabilmek için köklü bir bakış açısı,bir yaşam görüşü ve bir eğitim dönüşmü gerçekleştirilmesi gerekiyor. Öyle görünüyorki,sivil toplumun bu konuda daha pekçok müdahale yapması,direnmesi,yeni alternatifler üretmesi ve siyaseti bu doğrultuda sürüklemesi,siyaseten de önemli adımların atılması,devlet yapısının ve devletin insanına bakış açısının insan odaklı hale gelmesi, Türkiye'de insanların bilinç düzeylerinin önemli şekilde yükseltilmesi gerekiyor.

Kadına yönelik şiddet ilk önce zihinlerde gerçekleşiyor ve sonra fiiliyata dönüşüyor. Bu nedenle şiddetin yalnızca fiiliyatına yönelik engeller üreten önlemlerin çok önemi yok, zira bu önlemler aşıldığı anda zihinlerde canlandırılan şiddet yine hedefini buluyor. Şiddeti ortadan kaldırabilmek için onu zihinlerden kazımak, şiddet uygulamaya kimseniin hakkı olmadığını bilinçlere yerleştirebilmek ve insanlarımı bu farkındalık seviyesine eriştirecek eğitimleri vermek gerekiyor. Bu da yasaların değişmesi kadar,yasaların gereğini yerine getiren kolluk kuvvetlerinin,yasa uygulacıyı makamların ve yasalara tabi olan insanlarımızın bilinçlerinin ve algılarının evrensel temel insan hak ve özgürlüklerine aşina olmasının sağlanmasıyla gerçekleşebilir.



 
 
 



 
 

14 Mart 2013 Perşembe

TIP BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


 
Her yıl 14 Mart ülkemizde Tıp Bayramı olarak kutlanır. Bu sebeple ben de Osmanlı’dan bugüne Tıp bilimin gelişimiyle ilgili bir yazı kaleme aldım. Buyrunuz J

Türkiye’nin Batılılaşmasında 1826 yılının çok önemli bir dönüm noktası olduğu kabul edilir. Bu tarih II. Mahmut’un Batılılaşma karşısında en büyük engellerden birisi olarak görülen ve her türlü yeniliğe karşı çıkan muhafazakar cephenin silahlı gücü haline dönüşmüş Yeniçeriliği kaldırmayı başardığı senedir. Bu nedenle pek çok tarihçi Türkiye’nin Batılılaşma sürecini bu tarihle başlatmak eğilimindedir.

Türkiye’ye Batılılaşma ilk olarak Avrupalı uzmanların danışmanlığında kurulan tıp okulları ile askeriye okulları aracılığıyla girmiştir. On dokuzuncu yüzyıldaki önemli Osmanlı bilim adamlarının ve düşünürlerinin neredeyse tümü tıp eğitimi almış kimselerdir. Bunun nedeni bu topraklardaki Batı tarzındaki ilk eğitimlerin tıp öğrencilerine verilmiş olmasıdır. Tıp eğitimindeki bu modernleşme ise ancak Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla mümkün olmuştur. Gerçekten de Yeniçeriliğin kaldırılmasından hemen bir yıl sonra İstanbul’da Şehzadebaşı semtindeki Tulumbacıbaşı Konağı'nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla modern bir tıp okulu kurulmuştur. Bu okulun açıldığı tarih olan 14 Mart tarihi, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı tarih olarak kabul edilmekte ve bu nedenle de söz konusu tarih ülkemizde Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Tıp Bayramının ilk kutlandığı yıl İstanbul’un henüz işgal altında olduğu 1919 yılıdır ve devrimci doktorlar tarafından işgali protesto etmek için yapılan bir hareket olarak doğmuş, daha sonra gelenekselleşmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla ülkemize özgü olan 14 Mart Tıp Bayramı, icat edilişi bağlamında tıbba ilişkin gelişmeleri kutsamaktan çok ulusal bir yurt savunma hareketi olarak hayata geçirilmiştir. Gerçekten de Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecindeki en önemli aydınlar tıp fakültelerinden yetişmişlerdir ve ülkemizin bugünkü çağdaş konumuna erişmesindeki en kıymetli entelektüel düşünceleri ve ruhu bu okullardan mezun olan kadrolar üretmiştir.

Modern Türkiye peş peşe kurduğu pek çok yeni ve çağdaş sosyal ve fenni eğitim kurumları sayesinde tıp fakültelerini entelektüel üretmek zorunda kalmaktan kurtarmış ve tıp fakültelerinin asli görevleri olan tıp insanları yetiştirmeye odaklanmasına olanak tanımıştır. Bu odaklanmanın sağlanabilmesiyle birlikte Türkiye’de tıp eğitimi enerjisini salt kendi disiplinine yöneltebilmiş ve ülkemizde çok kıymetli ve değerli tıp insanları yetişmiştir ve yetişmektedir. Bugün Türkiye dünyadaki en önemli ve zor tıbbi tedavileri ve operasyonları bile yapabilen, dünyaya tıp hizmeti ihraç edebilen bir ülke konumundadır. Her geçen yıl artan hastane ve tıp fakültesi sayısı, ülkemizde hızla artan yaşam süresini de arttırmakta, insanlarımızın yaşam kalitesini yükseltmektedir. Ülkelerin refahlarının artmasında ekonomi kadar sağlık ve yaşam kalitesinin de doğrudan etkisi bulunduğu için, bir ülkenin dünya refah sıralamasında yükselebilmesi, o ülkenin tıp konusunda da son derece güçlü ve güvenilir olmasına bağlıdır.

İnsanlarımızın, evlatlarımızın, torunlarımızın yaşamlarının daha sağlıklı, daha uzun ve daha mutlu geçmesi için en önemli görevi yürüten tüm tıp insanlarımızın Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

12 Mart 2013 Salı

TOPLUM VE KADIN


Tarih boyunca toplumsal yapıların biçimlenişinde ve katmanlaşmasında, en eski ve en etkili bileşenlerden birisi cinsiyet farklılığı olmuştur. Cinsiyetler arasındaki bu farklılık modern öncesi ve modern dünyada erkekler lehinde bir durum sağlasa da, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda gerçekleştirilen antropolojik çalışmalar dikkate alındığında, tarih öncesi dönemde cinsiyetler arasında egemen cinsin kadınlar olduğunu görüyoruz. Günümüzde ise kadınların toplumsal konumları özellikle son iki yüzyıldır sürekli bir biçimde artmakta. Bununla birlikte günümüzde kadının toplumsal konumu halen bölgeler ve ülkeler arasında önemli farklılıklar göstermekte. İstatistikler ve çeşitli endeksler ise Batılı ülkelerin cinsiyetler arasındaki denge konusunda dünyanın diğer bölgelerine oranla daha ileride olduğuna işaret etmekte.

 Bu istatistiklerin en önemlilerinden olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından 2012 yılında açıklanan İnsani Gelişme Raporu’na göre Türkiye 2011 yılı değerleri göz önünde bulundurulduğunda, İnsani Gelişme Endeksinde 182 ülke arasında 92’nci sırada yer alıyor. Ne yazık ki Türkiye’nin geride bıraktığı doksan ülkenin 53 tanesini Afrika ülkeleri oluşturuyor. Arkamızda kalan diğer ülkeler ise Vietnam, Moldova, Laos Cumhuriyeti, Kamboçya gibi dünya gelişmişlik endeksinde zaten hiçbir iddia taşımayan bölgeler. Aynı raporun Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ne göre ise Türkiye 146 ülke içerisinden yalnızca 77’inci sırada kendisine yer bulabilmekte.

 Birleşmiş Milletler’in bu raporunun da belirttiği gibi, Türkiye’de cinsiyetler arasında erkeklerin kadınlara oranla sağladığı toplumsal baskınlık, siyaset, eğitim, ekonomi ve sosyal statü gibi pek çok alanda kendisini gösteriyor. Siyasi hayatın göstergesi olarak ülkenin en önemli siyasi örgütü olan TBMM’nin dağılımı dikkate alındığında, Türkiye’de meclis sandalyelerinden yalnızca yüzde 9,1’i kadınlar ait. Eğitim istatistikleri de bundan farklı değil. Türkiye’deki yetişkin erkeklerin yüzde 46,7’si orta ya da lise eğitimi almış olmasına rağmen yetişkin kadınların yalnızca yüzde 27,1’i orta veya lise düzeyinde eğitim alabilmiş. Ekonomi söz konusu olduğunda ise yine benzer istatistikler Türkiye’de kadının negatif ayrımcılığa uğradığını açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Ülkemizde iş gücü piyasasına erkeklerin katılma oranı yüzde 69,6 iken, kadınlarda bu katılım oranı yalnızca yüzde 24’te kalıyor. Katılım oranındaki bu düşük yüzde, çalışan yöneticiler açısından da benzer bir oranda. Financial Times’in 8 Mart tarihli sayısında verdiği istatistiklere göre Türkiye’de yönetici olarak çalışan kadınların sayısı ülke çapındaki toplam yöneticilerin yüzde 30’una denk geliyor. Bu oranın Çin’de yüzde 51, Polonya’da yüzde 48, Baltık ülkelerinde yüzde 40 seviyelerinde olması ülkemiz açısından düşündürücü.

 TÜİK’in istatistiklerine baktığımızda ise kadınların Türk toplumundaki yeri daha da belirgin. Türkiye nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 49’unu oluşturan kadınların yalnızca yüzde 3,9’u yüksek okul mezunu. Kentlerdeki kadınların yüzde 86’sının, kırsal kesimdeki kadınların ise yüzde 78’inin hiçbir geliri yok

 Tüm bu rakamlar Türkiye’de kadınların eğitim, gelir düzeyi ve işgücü açısından oldukça geri durumda olduğunu gösteriyor. İstatistiklerden de anlaşıldığı üzere ülkemizdeki mevcut yapıda, kadınlar sosyal ve vatandaşlık haklarını konusunda yeterince bilgili değiller ve dolayısıyla pek çok haklarını kullanamamaktalar. Bu nedenle kadınlar karar mekanizmalarına da katılmakta büyük güçlükler yaşamaktalar.

Ayrıca kadınlarımızın çoğunluğu sosyal güvenceden yoksun,finansal kaynaklara ulaşamamakta,ölçülebilir bir gelire sahip değil. Bunun yanı sıra ailede kazanılan para üzerinde söz sahibi değiller. Kente göç ve kadınların kentte istihdam olanaklarından yoksun olması ve çalışan kadınların da kayıt dışı ekonomiye dahil olması bir diğer sorun. Ekonomik gücün ve bilinç seviyesinin böylesine düşük olduğu bir ortamda kadınlar açısından özkaynaklar aracılığıyla örgütlenmek mümkün gözükmüyor ve bu durum Türkiye'deki kadınların sorunlarının çözümü açısından önemli bir dezavantaj oluşturuyor.

Türk kadınının bir diğer büyük sorunu ise aile içerisinde gördüğü sözlü ve fiziksel şiddet. Bu şiddetin vardığı nokta pek çok örnekte cinayete kadar gidebiliyor. Türkiye bu büyük sorun nedeniyle “kadın cinayetleri” adı verilen yeni bir cinayet türü ismi üretmek durumunda kaldı. Bekar kadınların kaderleri büyük ölçüde babalarının elindeyken, evli kadınların kaderleri ise kocalarının elinde ve Türk toplumunda aile reisi konumundaki erkek kızının ya da karısının yaşamını “gerektiğinde” sona erdirme hakkını kendisinde görüyor. Özetle günümüz Türkiye’sinde kadının yeri, erkeklerin baskın olduğu toplumsal yapı içerisinde eğitimsiz, yoksul, edilgen ve itaatkar bir konumda. Ne yazıkki..





 

11 Mart 2013 Pazartesi

ANTROPOLOJİ BİLİMİNİN DOĞUŞU VE DÜNYADAKİ YERİ



İnsanların, başka insanların nasıl yaşadıklarına dair duydukları merak yalnızca günümüze özgü değil ve neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt. Geçmişten günümüze gelen belgelerden, yazılardan, mektuplardan, anılardan ve sanat yapıtlarından kolayca anlıyoruz ki, insanlar her daim komşularını, diğer kentlerdeki yaşamları, başka ülkelerdeki insanları merak ettiler. Merak ettikleri bu insanlar hakkında dedikodu yaptılar, onlardan korktular, bazen onlarla evlendiler ve yabancısı oldukları bu insanlar üzerine pek çok öyküler anlattılar.  İşte bir yabancının, komşusunun arazisine taşındığı andan itibaren antropolojik araştırma ortaya çıkmış demektir.

 
“İnsan” anlamına gelen “antropos” sözcüğü ile “bilim” anlamına gelen “logos” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan antroploji kelimesi “insanbilim” anlamını taşır. Bu bilim dalı, insanlar arasındaki kültürel, toplumsal ve biyolojik benzerlik ve farklılıkları karşılaştırmalı bir şekilde incelemeyi kendisine ödev olarak belirlemiştir. Bu anlamda fiziksel antropoloji ile kültürel antropoloji olmak üzere iki bölüme ayrılır ve isimlerinden de anlaşılacağı gibi insanların fiziki özelliklerini karşılaştıran bir alt dal ile kültürel özelliklerini karşılaştıran bir başka alt daldan oluşur.

 
Milattan önce beşinci yüzyılda Anadolu topraklarında Yunanlı tarihçi Heredot, milattan önce ikinci yüzyılda Çinli tarihçi Sou-Ma-Ch’ien ve on dördüncü yüzyılda bilgin Ibn Haldun, mensubu oldukları toplumlar ile kendilerine yabancı olan toplumlara sistemli bir ilgi göstermişler ve çeşitli sınıflandırmalar yapmışlar, bazı kuramlar geliştirmişlerdir. “Öteki” ile nasıl ilişki kurulması gerektiğini, temeldeki farklılıkların neler olduklarını araştırmışlardır. Bu dolayımda antropolojinin tarihi oldukça eskilere gitmektedir. Zira “nasıl oluyor da birbirine benzeyen insanlar çok farklı kültürel davranışlar içerisinde varlık gösterebiliyor” sorusu antropolojinin doğduğunu gösteren hareket noktasıdır.

 
Fakat bakış açımızı, antropolojiyi yalnızca bir bilimsel disiplin olarak görmekle sınırladığımızda, bu disiplinin kökleri ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkacaktır. Antropoloji sözcüğünün bilimsel kullanıma girmesi ve üniversitelerde ders olarak okutulması da ancak 1880’li yıllarda gerçekleşmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bir bilim kimliğine kavuşan antropolojinin, bu tarihten önceki dönemde ürettiği çalışmalar, verilerle kuramı bir araya getirmemekte ve bu nedenle günümüzün bilimsellik kıstasları bağlamında bugün anladığımız bir antropoloji bilimine tam olarak ulaşmamış olmaktadır. Yani bu bakış açısına göre antropoloji çok yeni bir bilim dalıdır.

 
Tüm fen, sosyal ve iktisadi bilimlerden yararlanan antropoloji, bilimler arası bir kesişim noktası oluşturmaktadır. Günümüzde fiziksel antropolojiye oranla, kültürel antropoloji daha ön plana çıkmıştır. Yeryüzündeki tüm insan topluluklarını konu edinen antropoloji, konuşma kalıplarından hastalıklara, besin ve konut edinme biçimlerinden çocuk yetiştirme biçimlerine, günlük ritüellerden, ekonomik alışkanlıklara pek çok bahisle ilgilenmektedir. İnsana dair her şey, antropolojinin ilgi alanındadır.

 
İnsana dair her konuda çalışan antropolojinin teknik olarak en çok dikkat ettiği şey, kuram ile saha araştırmasını birlikte yürütmek ve her olaya genelleyici bir bakıştan çok, tekil bir olay mantığıyla yaklaşmaktır. Antropoloji için her olgu, olay, adet ve toplum kendisine özgüdür ve bu nedenle de kendi yargıları dahilinde değerlendirilmeli ve başka toplumların değer yargıları aracılığıyla ele alınmamalıdır. Antropolojinin günümüzde verdiği en önemli ders, kendimizinkilerle karşılaştırdığımızda bize ne kadar sarsıcı ve akıldışı görünürse görünsün, her adetin, her inanışın, iç dengesi yüzyıllar içerisinde oluşmuş bir sistemin parçası olduğunu ve bu bağlamda algılanması gerekliliğidir.

 
Günümüzün hoşgörü algısı ile yeryüzündeki her türlü farklılığın korunabilmesi, birbirine benzemeyen toplumlar ve kültürler arasında ilişkilerin kurulabilmesi ve sağlıklı şekilde yürütülebilmesi için bugün elimizde antropolojiden daha güçlü bir enstrüman bulunmuyor. Yirminci yüzyıl peş peşe patlayan iki dünya savaşı üretmiş ve yalnızca Avrupa’da elli beş milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştu. Bence, bugün insanların, ülkeler, toplumlar ve kültürler arası farklılıkların yekpareleştirilmesinin ve bunun özellikle savaşarak yapılmaya çalışılmasının ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu en iyi gören kuşaklardan birini yaşayan dünyada, yirmi birinci yüzyılın kültürlerarası farklılıklarına azami hoşgörüyle yaklaşan antropoloji bilimine çok ihtiyacı var.

HEREDOT

SOU-MA-CH'IEN

IBN HALDUN
 

MERHABA


Hayata,topluma,dünyaya,gündeme ve insana dair fikirlerimi sizlerle paylaşmak için buradayım. Mutlulukların paylaştıkça büyüdüğüne ve üzüntülerin paylaştıkça azaldığına inananlardanım. Bundan böyle yazılarımla blogumda sizlerle buluşacağım. Dilerim yazdıklarım size hem bilgi,hem keyif verir. :)
Sevgilerimle..