Aile kavramı antropoloji
bağlamında kan, evlilik bağı ya da evlat edinme yoluyla bir araya gelmiş en az
iki insanın oluşturduğu bir birim olarak tanımlanır. Bu tanımın altında
bir ya da daha çok çocuklu tek ebeveyn, çocuklu ve evli bir çift, pek çok
çocuğa sahip çok eşli aileler, iki üç kuşak bir arada yaşayan büyükanne ve
büyükbabalar ve torunlar gibi aile türlerinin tümü yer alır. Farklı toplumsal,
tarihi ve ekolojik koşullarda farklı aile tiplerinin baskın olduğu
görülmektedir.
Toplumsal yapının, tarihsel
sürecin ve çevresel etmenlerin aile yapısını etkiliyor olması, ailenin içe
kapalı değil, dışa açık bir kurum olduğuna işarettir. Gerçekten de tüm aile türleri,
coğrafi olarak mensubu olduğu bölgenin hakim kültür sisteminin bir parçası
olarak toplumun altyapısı ile üstyapısına ilişkin tüm özelliklerle karmaşık bir
biçimde iç içe girmiştir. Bununla birlikte bu etkileşim tek taraflı olarak
toplumun aileyi etkilemesi şeklinde değil, aynı zamanda ailenin de toplumu
etkilemesi biçiminde gerçekleşmektedir.
Aile, toplumun en yeni bireyleri
olan bebeklerin ve çocukların toplumsallaşma anlamında ilk eğiticisi ve
öğreticisi olduğu için kendi evlatlarını, kendi yaşadıkları toplumun kültürel
kodlarına göre kurgulayan ve inşa eden en temel toplumsal kurum olarak öne
çıkar. Böylece topluma uyum sağlamak için gerekli olan tüm donanım bu çekirdek
kurumda sağlanır. Ailenin çocukları ise ilerleyen yıllarda dönüşen toplumsal kodları
bu kez bir yandan kendi çocuklarına aktarırken, bir yandan da kendi
ebeveynlerini yenilenen kültürel kodlara adapte etmekte önemli bir görev
üstlenirler. Böylece aile hem gelenekleri, töreleri, örfleri aktaran ve koruyan
yani muhafaza eden bir yapı olarak toplumdaki devamlılığı sağlarken, bir yandan
da elastik yapısıyla toplumdaki değişimleri de yumuşatarak kendi içerisinde
devrimci değil fakat evrimci bir biçimde yürürlüğe koyar. Bu özelliğiyle aile, toplumsal
homojenliğin ve kültürel devamlılığın sürdürülmesinde farkında olmaksızın
önemli bir dişli görevi görür.
Siyasi rejimler de ailenin bu
özelliklerinin farkına varmakta gecikmemişlerdir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl
ile yirminci yüzyıllarda ulus-devlet yapısının icat edilmesiyle birlikte ulus
inşa etme süreçlerinde, Benedict Anderson’un deyimiyle söylersek, yeni bir
cemaat hayal etme bağlamında aile ulusal eğitimin ilk ve en önemli zinciri
olmuştur. Hayal edilen bu cemaatlere ilişkin icat edilen her geleneğin,
davranışın, tutumun, özel günlerin ve özel kahramanların yeni nesle
aktarılmasında aile en temel bilgilerin kazanıldığı kurum olarak siyasi
rejimlerin üzerilerinde titrediği bir yapı haline gelmiştir. Bu nedenle ailenin
huzurunun ve yapısının korunabilmesi için aile kavramı ulus-devletler nezdinde
“kutsal” olarak tanımlanmışlardır; fakat devletler bu kutsal kuruma müdahale
etme hakkını de kendisinde görmüşlerdir. Eşler arasındaki sadakatsizlikler
devlet tarafından bir suç olarak tanımlanmış ve bu suçu işleyen kişiler hapis
cezasıyla tehdit edilmiştir. Ulus-devletlerin bu konuda bu kadar hassas
olmaları tam da ailenin toplum inşa etme konusundaki kilit konumundan
dolayıdır. Boşanmış ailelerin çocuklarının devlet ideolojisini yeterince
sağlıklı öğrenemeyeceği düşünülmüştür. Günümüzde ulus-devlet yapılarının
zayıflamasıyla birlikte ulus-devletin kurucusu olan Avrupa’da başladığı üzere
uluslar kendi egemenlik haklarından kendi istekleriyle vazgeçerek AB gibi daha
büyük bir bütünün parçaları olmaya karar vermişler ve ulusçuluktan giderek
uzaklaşmaya başlamışlardır. Bu süreçte de artık ailedeki ilk eğitimin etkisine
eskisi kadar ihtiyaç duyulmadığı için sadakatsizlik bir suç olmaktan
çıkarılmış, resmi evlilik olmaksızın birlikte yaşamanın da önündeki engeller
kaldırılmış, boşanmalar çok daha kolay hale getirilmiştir. Avrupa’nın biraz
gerisinden de olsa Türkiye’de de benzer bir süreç görülmektedir.
Fakat bu durum ailenin toplumsal
bir kurum olarak en önemli kurumlardan birisi olma özelliğini ortadan
kaldırmamıştır. Yalnızca toplumsal yapıların yerini giderek bireysel yapıların
almasıyla birlikte toplumsal olana gerçekleştirilen vurgular artık daha çok
bireye gerçekleştirilmektedir. Bununla birlikte insan en geç gelişen
canlılardan birisi olarak birey olma yolunda kendisini koruyacak ve kollayacak,
toplumsallaştıracak bir aileye en az her zamanki kadar ihtiyaç duymaktadır.
fotoğraflar: kadınhakkında.com ve guncelhbr.com


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder