18 Nisan 2013 Perşembe

HERMES


Pazarlama stratejisi ve satış taktikleriyle sürekli isminden söz ettiren, dünyanın en lüks markaları arasından gösterilen HERMES markasının hikayesini biliyor muydunuz? :)
 
Bugün dünyanın en önde gelen giyim ve lüks markalarından birisi olan Hermes, Yunan mitolojisinde yeryüzündeki yaşamları sona eren ruhları yeraltına götüren tanrıya verilen isim. Bununla birlikte ünlü moda markasının ismi eski Yunan’da aynı zamanda hırsızların, kumarbazların ve tüccarların koruyucusu olan tanrı Hermes’ten değil, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Paris’te yaşayan ve Hermes markasının yaratıcısı olan ailenin soyadından gelmektedir.
 

Fransız bir baba ile Alman bir annenin oğlu olan Thierry Hermes, ailesiyle birlikte 1828’de Fransa’ya gelmiş ve bu tarihten yalnızca dokuz yıl sonra Paris’in en önemli bulvarlarından olan Les Grands Boulevards’da Avrupalı asilzadelere eyer ve binicilikle ilgili deri aksesuarlar tasarlayan Hermes markasını kurmuştur. Bu aksesuarlar arasında özel kemerler, dizginler ve soyluların at arabalarına binerken taktıkları özel şapkalar vardır. Markanın ünü çok geçmeden yayılır. Daha 1855 yılında ilk ödülünü kazanan Hermes, 1867 yılında Paris’teki Expositions Universelles’te de birinci olarak altın madalyaya layık görülür.

Aile şirketinin ikinci kuşağı 1880 yılında satış dükkanını, bugün de varlığını koruyan 24 Rue du Faubourg Saint-Honoré adresine taşır ve yeni deri koşum takımları üretmeye başlar. Şirketin ismi ise Hermes Freres olarak güncellenmiştir. Bu dönemde şirketin ünü tüm Avrupa, Kuzey Afrika, Rusya, Asya ve Amerika’da süratli bir şekilde artar. Yirminci yüzyılla birlikte Hermes yalnızca binicilikle ilgili üretim yapmanın dışına taşmış ve lüks giyim eşyaları da tasarlamaya başlamıştır. İnovatif bir yaratıcılıkla fermuarı icat eden Hermes, ilk fermuarlı deri giyim eşyalarını ve golf ceketlerini üretmiş ve bu icadın patentini almıştır.
 
 

Hermes 1920’li yıllarla birlikte ilk kadın çantası koleksiyonunu piyasaya sunarak bugünkü güçlü moda üreticisi olma algısının temellerini atar. 1929’da Paris’te lüks kadın giyim koleksiyonunu tanıtan Hermes, 1930’larda da orijinal tasarımlarının en tanınan parçalarından bazılarını yaratır. Bunlar arasında daha sonra “Kelly Çantası” olarak ünlenen Sac à dépêches ve Hermes eşarpları olarak bilinen carrés vardır. Kelly çantasının ismi ilerleyen yıllarda Monaco Prensesi olan Grace Kelly’nin bu çantayı kullanmasından ileri gelir. Hermes eşarplarının en önemli özelliği ise çok güçlü ve sağlam bir ipekten üretilmeleri ve kadınların çok beğendikleri tasarımları olmasıdır.
 
 

Yüzyılın ortasına gelindiğinde Hermes bir dük ve bir at arabasından oluşan ünlü logosunu tasarlatır ve kullanmaya başlar. 1951 yılından itibaren ilk parfüm koleksiyonunu da üreten marka, artık dünyanın en itibarlı isimlerinden birisi haline gelmiştir ve bir zariflik, zenginlik ve ayrıcalık göstergesi olarak uluslararası alanda geniş bir kabul görmüştür.

Bugün Hermes’in ürün yelpazesi arasında deri, eşarp, kravat, erkek giyim, kadın modası, parfüm, saat, kırtasiye, ayakkabı, eldiven, dekoratif sanatlar, sofra takımları ve mücevher koleksiyonları bulunmaktadır. Ürünlerini turuncu bir kutu içinde tüketiciye ulaştıran Hermes, çağımızın en büyük lüks sembollerinin başında geliyor.

Hermes markasının günümüzün en önemli lüks sembollerinden birisi olmasına karşın ironik bir şekilde markanın sahibi olan aile için lüks ve kar sözcükleri son derece bayağı, zevksiz ve görgüsüz kelimeler olarak algılanıyor ve aile tarafından asla ağza alınmıyor. Hermes ailesi ve markası için önemli olan işlerin en iyi şekilde yapılması, geleneklerin en iyi biçimde sürdürülmesi ve zerafet. Bu tavır Hermes ailesinin takındığı en önemli strateji ve davranış biçimi. Şirketin ve markanın önceliği karlılığa vermemesi, şirket stratejisini üretilen ürünlerin birim maliyetlerini düşürmeye değil, üretim sırasında hiçbir maliyetten kaçınmamaya yöneltiyor. Bu nedenle Hermes’te hala üretim el işçiliğiyle yapılıyor ve bu yüzden bir çantanın üretilmesi bile en az iki gün sürüyor. Şirketin söz konusu tutumunun karşılığı olarak ürünleri tüketiciler tarafından paha biçilmez olarak algılanıyor. Hermes için bir talep yaratma sorunu bulunmuyor, zira Hermes stratejisi sonucunda tüm tüketiciler bir Hermes parçasına sahip olmayı itibarlı ve ayrıcalıklı olmanın bir göstergesi olarak algılıyorlar. Hermes ürünleri tüketiciler için bir aksesuar olmanın yanı sıra sanatsal bir koleksiyon eşyası olarak tasavvur ediliyor ve bu nedenle özel bir eşyaya dönüşüyor.








Dünyanın en iyi tasarımcılarını, dünyanın en iyi zanaatkarları ve en kaliteli hammaddeler ile birleştiren Hermes, kar değil, mükemmel ürün amaçlayan stratejisiyle bugün dünyanın en büyük ekonomi üreten şirketlerinden birisi. Hermes’in cirosu yalnızca 2012 yılında 4,7 milyar euro.  Şirket mevcut cirosunu her yıl dünya ortalamasının oldukça üzerinde bir şekilde büyütmeye devam ediyor. Kaliteden ve zarafetten hiçbir ödün vermeden üretim yapan ve bu nedenle belli bir üretim adedinin üzerine çıkmayan Hermes öyle görünüyor ki gelecek yüzyılda da itibar, seçkinlik ve zarafet göstergesi olarak öncelikli yerini korumayı sürdürecek.

8 Nisan 2013 Pazartesi

FUTBOL NEREDEN NEREYE... GALATASARAY VE MADRİD


Günümüzün hiç tartışmasız en popüler sporu olan futbol, artık yalnızca bir spor mücadelesi değil aynı zamanda büyük bir magazin, ekonomi ve uluslararası ilişkiler aracı. Birkaç on yıl geriye gidildiğinde, mahallî bölgelerin kendi takımları aracılığıyla hayata geçirilen bir spordan ibaret olan futbol, bugün aynı yerel takımların ulusal ve dahası uluslararası dev markalara dönüşmüş olduğu, televizyon yayın haklarının satın alınabilmesi için yüzlerce milyon dolarların harcandığı, giyim, parfüm, yiyecek, içecek ve iletişim gibi çok çeşitli sektörlerde markası kullanılan dev bir dünya. Modern toplumun günlük yaşamında en çok atıfta bulunan konu olan futbol, twitter ve facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin de şüphesiz en çok bahsedilen başlığı. Artık futbol stadyumlarına birer spor alanı olarak değil, birer mücadele alanı olarak bakılıyor. Bu nedenle dünyaya da, ülkemizde de futbol stadyumlarının isimleri yavaş yavaş “Stadyum yerine “Arena” olarak adlandırılıyor ve böylece geçmişin Roma Gladyatörleri’nin ölümüne mücadele ettikleri saha olan Arena’ya gönderme yapılarak futboldaki mücadelenin altı çiziliyor.

Bir Galatasaray taraftarı olarak, 3 Nisan Çarşamba günü, Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid takımıyla karşılaşan takımıma destek vermek için Madrid’teydim. Dünyanın en güçlü takımları arasında gösterilen Real Madrid’le karşılaşacak olmak tüm Galatasaray camiasında büyük heyecan yarattı. Madrid takımını desteklemek için gelmiş olan binlerce taraftarla doluydu. Büyük coşku vardı. Ne yazık ki Real Madrid karşısında çok iyi oynamamıza rağmen, hak etmediğimiz bir farkla mağlup olduk. Herşeye rağmen, Estadio Santiago Bernabeu’da Şampiyonlar Ligi Heyecanını bize yaşatan Galatasaray’a çok teşekkür ederiz J
 

Her zaman futbol konuşuruz, tartışırız, futbolla sevinir, futbolla üzülürüz. Peki, futbolun tarihini hiç merak etmiş miydiniz? İşte size biraz bilgi ;)

Günümüzdeki popülerliği, etkinliği ve bu etkinliğin küresel yaygınlığı tarihte hiçbir sporla karşılaştırılamayacak kadar yüksek olan futbolun geçmişi çok eskilere uzanır ve bugünkü ününe yakışır şekilde küresel bir geçmişi vardır. İlk kez Hunlar mı, Çinliler mi yoksa Japonlar mı tarafından oynandığı tartışılıyor olsa da tartışılmayan şey futbolun ilk kez bu üç toplumdan birisi tarafından oynandığı şeklindedir. Yani futbol Uzak Doğu kökenli bir spordur.
 
 

Bazı tarihçilere göre bir top aracılığıyla ve yalnızca ayaklarla oynanan sporların geçmişi milattan önce 3 binli yıllarda Hun Devleti’ne dayanmaktadır. Bu geçmişi milattan önce 5 binli yıllara değin geri götüren tarihçiler de vardır. Bir kısım tarihçi ise futbolun başlangıcını Japonya’ya atfeder ve tarih olarak da milattan önce bin yılını gösterir. Bununla birlikte üzerinde en çok fikir birliğine varılan tarih milattan önceki ikinci ve üçüncü yüzyıllardır ve bu görüşe göre futbol Çin’de doğmuştur. Çin’deki oyun iki takım tarafından ve 2 ila 10 kişi arasında oynanıyordu. Oyunun amacı topu günümüzde golf’te olduğu gibi minik bir deliğin içerisine sokmaktı. Modern futbolda olduğu gibi bu oyunda da topa el ile müdahale etmek yasaktı ve vücudun diğer tüm bölgeleri kullanılabiliyordu. Oyunda kullanılan temel uzuv ise ayaklardı. Faul kavramı o zaman da bulunuyordu ve yapılan dört faulün karşılığında takımlardan birisinin yaptığı sayı bir adet düşürülüyordu. Oyun sonunda en çok hangi takım sayı yapmışsa, o takım galip geliyordu.
 
 

Orta Asya Türkleri'nin de “tepük” adını verdikleri, kız ve erkeklerden kurulu karma takımlarla, topa elle dokunmadan, onu oyun alanının dışına çıkarmadan ve faul yapmadan, sadece ayak ve kafa ile vurularak rakip kaleden içeri atmaya çalışarak bir oyun oynadıkları kaynaklarda yer almaktadır.

Avrupa kıtasında futbolun ilk versiyonlarını Romalılar ile Yunanlıları oynamışlardır. Milattan sonra bin yıllarına denk gelen bu oyun, iki takım tarafından ve her takımda 27’şer kişi olmak üzere oynanırdı ve günümüz futboluna oldukça benzer özellikler gösterirdi. Bununla birlikte oldukça sert bir spordu ve karşılaşmalar sırasında sakatlıklara pek çok rastlanırdı. Bu sakatlıkların ciddi sonuçlar doğurması da nadir değildi, bunlar arasında ölümle sonuçlananlar da boldu. Bu yüzden futbol yüksek kültür tabakası tarafından tercih edilmez ve hor görülürdü. Fakat alt tabaka tarafından çok sevilir ve oynanırdı. Yine bu spor “harpastum” ismiyle Romalı askerler arasında da oldukça popülerdi.

Futbol giderek Avrupa’da yaygınlaştı ve kıta Avrupa’sından İngiltere’ye sıçradı. Ülkenin en büyük üretim gücü olan köylüler arasında sevilen bu sert spor, köylülerin sakatlanmalarına, bazen yaşamlarını yitirmelerine ve bu nedenle de ülkedeki üretimi olumsuz etkilenmesine yol açınca on dördüncü yüzyılda Kral Edward tarafından yasaklandı. Kral Edward futbol oynayanların yakalandıkları takdirde hapse atılmalarını emretmişti. Fakat köylülerdeki futbol sevgisi sönmedi ve bu spor İngiltere’de gizli gizli olsa da sürdürüldü. Futbol yasağı birkaç yüzyıl devam etti fakat aradan geçen bu süre içerisinde futbol daha da yaygınlaşmıştı. Bunun üzerine on yedinci yüzyılda İngiltere’de futbol yasaklı olmaktan çıkarıldı ve hızla daha da yayıldı ve yüksek tabakadan da kabul görmeye başladı. Artık neredeyse her okulun bir futbol takımı vardı.
 

Okulların futbol oynamaya başlamasıyla kurallar giderek günümüzün futbol kurallarına yaklaşmaya başladı. 1815 yılında Eton Collage tarafından koyulan kurallar Cambridge Kuralları olarak tanındı ve geniş uygulama alanı buldu. Fakat günümüz futbolunun temel kuralları ancak 1863 yılında Londra Kulüplerinin ve okullarının on bir tanesinin katıldığı bir toplantı sonucunda bir Futbol Derneği’nin kurulması ve bu Dernek tarafından kuralların net bir şekilde belirlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Böylece 8 Aralık 1863 tarihi modern futbolun doğuş tarihi olarak düşünülebilinir. 

Modern futbol dönemin en geniş sömürge ağına sahip olan İngiltere’nin denizcileri ve askerleri aracılığıyla tüm dünyaya yayılmış ve geniş bir kabul görmüştür. 1904 yılında FIFA’nın kurulmasıyla birlikte artık futbol dünya çapında kabul edilmiş bir spordu ve yüz yıl içerisinde de bugünkü durumuna erişti.
 
 

Futbol için bulunduğum Madrid’e ilk gelişim değildi. Daha önce de arkadaşlarımla ziyaret etme fırsatım olmuştu. Madrid zengin tarihi mirasa sahip bir şehir. Aynı zamanda da canlı bir kültür ve sanat şehri. Kesinlikle görmeye değer bir şehir.
 Madrid’e seyahat planlamayı düşünenler için aklımda kalan mekanları paylaşmak isterim; Modern dekorasyonu,lezzetli yemekleri ve popüler olmasıyla Ten Con Ten, Madrid’de gidilebilecek restaurantların başında geliyor. Ten Con Ten’e gitmeden önce Plaza Independencia’daki Ramses’de bir aperatif almak iyi bir fikir olabilir. Tapas yemek istiyorsanız Cinco Jotas güzel bir mekan. Canınız sushi çekerse Kabuki doğru adres olabilir. Madrid’in klasiklerinden, Madrid’li işadamları ve politikacıların uğrak yeri olan La Dorada balık ve deniz ürünleri için ideal. Lezzet baştan çıkarıcı.
 

Madrid’e kadar gidip tarihi yerleri gezmeden gelmek olmaz. Royal Palace, Puerto del Sol, Plaza Mayor, Plaza de Cibeles mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Dünyaca ünlü ‘The Prado’ müzesi de mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında.
 
PLAZA INDEPENDENCIA
 
 
 


ROYAL PALACE

ROYAL PALACE

ROYAL PALACE


ROYAL PALACE

ROYAL PALACE



 

Alışveriş için ise Serrano caddesi pek çok markayı bir arada bulabileceğiniz doğru adres ;)

Seyahat yazılarım devam edecek :)

Görüşmek üzere..