Uluslararası örgütlerin ve
devletlerin üzerinde uzlaştıkları tanıma göre bir kişiye fiziksel, cinsel,
psikolojik ya da ekonomik biçimlerde zarar vermek ve o kişiye acı çektirmek,
şiddet olarak isimlendiriliyor. Şiddet ne yazık ki dünyanın en eski davranış
biçimlerinden birisi olarak günümüzde de etkisini son derece keskin bir şekilde
gösteriyor. Ülkeler, etnik topluluklar, ekonomik sınıflar, çıkar grupları, iş
arkadaşları, sokaktaki sıradan insanlar arasında ve hatta aile içerisinde bile
şiddet son derece yaygın ve oldukça alışılmış bir pratik olarak günlük
yaşamımızda büyük bir yer kaplıyor. Pek çok alt başlığa ayrılan şiddet
konusunda son yıllarda dünyada ve ülkemizde ön plana çıkan alt türlerden birisi
kadınlara gösterilen şiddet.
Birleşmiş Milletler’in 2005
yılında yayınlamış olduğu Women in an Insecure World (Emniyetsiz Bir Dünyadaki
Kadınlar) adlı rapora göre her yıl milyonlarca kadın çeşitli şiddet türleriyle
karşı karşıya geliyor ve şiddete uğrayan bu kadınların 1,5 milyon ile 3 milyon
arasındaki bir kesimi gördükleri şiddet sonucu hayatlarını kaybediyor yani
cinayete kurban gidiyor. Yılda 700 milyon kadın şiddet görüyor. Ülkemizde ise yalnızca
2002-2012 yılları arasında 4,675 kadın, erkeklerden gördükleri şiddet sonucu
hayatını kaybetti. Resmi veriler aracılığıyla 2002 ile 2009 yılları
karşılaştırıldığında Türkiye’deki kadın cinayetlerinin ne yazık ki inanılmaz
bir oranda, tam yüzde 1400 oranında artış gösterdiği gerçeğiyle karşı
karşıyayız. Türkiye’de resmi kayıtlara göre 2011 yılında 273 kadın
öldürülürken, 328 kadın cinsel saldırıya uğradı. Elbette gerçek sayının bu
verilerin kat be kat üzerinde olduğunu tahmin etmek hiç zor değil.
Türkiye’de kadına yönelik şiddet
suçlarının azımsanamayacak bir bölümü ise aile içerisinde meydana geliyor. Ülkemizde
aile içerisinde işlenen suçların yüzde 90’ını kadına yönelik şiddet suçları
oluşturuyor. Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya
göre Türkiye genelinde evlenmiş kadınların yüzde 39'u fiziksel şiddete, yüzde 15'i
cinsel şiddete, yüzde 42'si fiziksel veya cinsel şiddete, yüzde 44'ü duygusal
şiddete uğruyor. Aynı araştırma Türkiye’de şiddet gören kadınların yüzde
92’sinin uğradıkları şiddeti resmi makamlara ya da konuyla ilgilenen sivil toplum
örgütlerine bildirmediklerini gösteriyor. Şiddet mağduru kadınların bu
konuda resmi makamlara başvurmamalarının en önemli sebebi ise resmi makamlara
ve yasalara dair duyulan güvensizlik ile böyle bir başvuru sonucunda ev
içerisinde maruz kaldığı şiddetin daha da dayanılmaz hale gelebilme
ihtimali. Kadınlarımız devletin kendilerini ailelerine karşı
koruyabileceğine dair inançlarını yitirmişler ve şiddete karşı hiçbir kuruma
başvurmadan tek başlarına mücadele etmeye çalışmaktalar. Kayıt altına alınan
vakalara göre Türkiye’de 1997 yılından bu yana tam 83 kadının gözaltında
tecavüze uğradığı anımsanırsa bu güvensizliğin başka nedenleri de ortaya
dökülüyor.
Türkiye’de çok geç de olsa
sonunda geçtiğimiz yıl “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine
Dair Kanun” yürürlüğe girdi. Bu kanun şiddete uğrayan, uğrama tehlikesi bulunan
kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru
olanların yararlanması amacıyla çıkarıldı. Bu kanunun ardından aile içerisinde
şiddete uğrayan kadın sayısında bir azalma değil, tam tersine bir artış oldu. Fakat
aile içi cinayet mağduru kadın sayısında az da olsa bir azalma kaydedildi.
Geçen yıl çıkarılan kanuna ek olarak, kadına yönelik şiddetin engellenmesi amacıyla hazırlana yeni bir önlem daha hayata geçiriliyor. Yeni düzenlemeye göre kadına yönelik şiddet uygulayan kişilere artık elektronik kelepçe yada bileklik takılacak ve bu kelepçeyi taşıyan kişiler eşine yaklaştığında güvenlik güçleri hemen harekete geçebiliyor. Ancak bu önlemin uygulanabilmesi için hakim kararı gerekli.
Geçen yılki kanunda olduğu gibi bu yeni düzenlemede de sivil toplumun ve özellikle örgütlerinin önemli bir payı bulunuyor. Bununla beraber kanunen hala pekçok eksiklikler var. Elektronik kelepçe gibi uygulamalar ileriye doğru bir aşama olsada, kadına yöenlik şiddetin salt teknik önlemlerle engellenmesi mümkün değil. Bu konuyu çözüme ulaştırabilmek için köklü bir bakış açısı,bir yaşam görüşü ve bir eğitim dönüşmü gerçekleştirilmesi gerekiyor. Öyle görünüyorki,sivil toplumun bu konuda daha pekçok müdahale yapması,direnmesi,yeni alternatifler üretmesi ve siyaseti bu doğrultuda sürüklemesi,siyaseten de önemli adımların atılması,devlet yapısının ve devletin insanına bakış açısının insan odaklı hale gelmesi, Türkiye'de insanların bilinç düzeylerinin önemli şekilde yükseltilmesi gerekiyor.
Kadına yönelik şiddet ilk önce zihinlerde gerçekleşiyor ve sonra fiiliyata dönüşüyor. Bu nedenle şiddetin yalnızca fiiliyatına yönelik engeller üreten önlemlerin çok önemi yok, zira bu önlemler aşıldığı anda zihinlerde canlandırılan şiddet yine hedefini buluyor. Şiddeti ortadan kaldırabilmek için onu zihinlerden kazımak, şiddet uygulamaya kimseniin hakkı olmadığını bilinçlere yerleştirebilmek ve insanlarımı bu farkındalık seviyesine eriştirecek eğitimleri vermek gerekiyor. Bu da yasaların değişmesi kadar,yasaların gereğini yerine getiren kolluk kuvvetlerinin,yasa uygulacıyı makamların ve yasalara tabi olan insanlarımızın bilinçlerinin ve algılarının evrensel temel insan hak ve özgürlüklerine aşina olmasının sağlanmasıyla gerçekleşebilir.
Geçen yılki kanunda olduğu gibi bu yeni düzenlemede de sivil toplumun ve özellikle örgütlerinin önemli bir payı bulunuyor. Bununla beraber kanunen hala pekçok eksiklikler var. Elektronik kelepçe gibi uygulamalar ileriye doğru bir aşama olsada, kadına yöenlik şiddetin salt teknik önlemlerle engellenmesi mümkün değil. Bu konuyu çözüme ulaştırabilmek için köklü bir bakış açısı,bir yaşam görüşü ve bir eğitim dönüşmü gerçekleştirilmesi gerekiyor. Öyle görünüyorki,sivil toplumun bu konuda daha pekçok müdahale yapması,direnmesi,yeni alternatifler üretmesi ve siyaseti bu doğrultuda sürüklemesi,siyaseten de önemli adımların atılması,devlet yapısının ve devletin insanına bakış açısının insan odaklı hale gelmesi, Türkiye'de insanların bilinç düzeylerinin önemli şekilde yükseltilmesi gerekiyor.
Kadına yönelik şiddet ilk önce zihinlerde gerçekleşiyor ve sonra fiiliyata dönüşüyor. Bu nedenle şiddetin yalnızca fiiliyatına yönelik engeller üreten önlemlerin çok önemi yok, zira bu önlemler aşıldığı anda zihinlerde canlandırılan şiddet yine hedefini buluyor. Şiddeti ortadan kaldırabilmek için onu zihinlerden kazımak, şiddet uygulamaya kimseniin hakkı olmadığını bilinçlere yerleştirebilmek ve insanlarımı bu farkındalık seviyesine eriştirecek eğitimleri vermek gerekiyor. Bu da yasaların değişmesi kadar,yasaların gereğini yerine getiren kolluk kuvvetlerinin,yasa uygulacıyı makamların ve yasalara tabi olan insanlarımızın bilinçlerinin ve algılarının evrensel temel insan hak ve özgürlüklerine aşina olmasının sağlanmasıyla gerçekleşebilir.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder